
HOŞGELDİNİZ , Toplam : 418 , Yorum : 170
Lütfen aramak istediğiniz kelimeyi girin
Allah Beni Affeder
Adamın biri Şuayb peygambere:
- \"Allah benim birçok günahımı ve hatamı gördüğü halde beni lütuf ve keremiyle cezalandırmıyor.\"
Allah-ü Teala Şuayb\'a şöyle vahyetti:
- \"O kulum, ben bu kadar günah ettim de, Allah beni keremiyle cezalandırmıyor, diyor. Ona söyle ki: Ey doğru yolu bırakarak, yanlışa yönelmiş adam! Sen tersini söylüyorsun. Allah seni öylesine imtihan ediyor ve cezalandırıyor ki, senin günahtan kararmış simsiyah kalbin ve günahların etkisiyle zincirler içindeki bedenin bunu farkedemiyor. Fakat yine de Benden ümidini kesmesin. Bana sığınsın, Bana dönsün.\"
Şuayb aleyhisselam Allah\'ın kendisine bildirdiği sözleri \"Allah beni cezalandırmıyor\" diyen kimseye söyleyince, o günahkar kimse de güzel tesir uyandı. Şuayb aleyhisselama sordu:
- \"Eğer beni cezalandırıyorsa hani belirtisi?\"
Şuayb peygamber:
- \"Ya Rabbi! O adam bu söze karşı savunmada bulunuyor ve Senin verdiğin cezayı bilmek istiyor.
Cenab-ı Hak buyurdu:
- \"Ben settarım, örtücüyüm. Fakat işaret söyleyebilirim. Onu beğenmediğimin işareti: O itaat ettiğini sanıyor, oruç tutuyor, namaz kılıyor fakat namazdan, zekattan ve başka ibadetlerin hiç birinden zerre kadar zevk almıyor. Yüksek ibadetlerde ve amellerde bulunuyor, fakat zerre kadar mutluluk duymuyor. İtaatlerin mahsul vermesi için kalbde manevi bir zevk lazımdır.\"
Öğütler:
* \"Allah affeder\" deyip günahta ısrar edenler en büyük yanlış içindedirler.
* Demir paslandığı gibi kalbler de kararır.
* Kul bir günah işlediğinde kalbde siyah bir leke oluşur. Tevbe ederse bu leke silinir. Günahına devam eder ve tevbe etmezse nihayet o siyah noktalar kalbi simsiyah eder.
* İbadetin ruhu, özü, ibadetten zevk almaktır. Eğer alınmıyor ise Allah\'ın beğenmediğini anlayıp hemen tevbe etmelidir.
ayperiss
Selamun Aleykum arkadaşlarım, Hayırlı Cumalar dilemek istiyorum ilk önce..
Kibir Şeytandandır, Onun Cennetten kovulmasına sebep olmuştur.!
Bu yazımda günümüz toplumumuzda yaptığımız çok ama çok büyük bir hatayı kaleme almak istiyorum..
Günümüz gençliğindeki elektirik alma mevzusu bilirsiniz fazla anlatmama gerek yok. Her zaman laflarımızda kalbi güzel olsun yeterli dememize rağmen, karşımıza bir kısmet çıktığında; elektirik alamadım diye geri çevirmelerimiz, çok iyi bilirsiniz. O kişiyi size methettiklerinde, gerçekten temiz ahlaklı, imanlı bir genç neden istemiyorsun dediklerinde, ne bileyim ben \"Elektirik\" alamadım, diyoruz. Afedersiniz anlamadım Elektirik? yani; burnumu uzun, kaşlarımı biçimsiz, boyumu kısa, saçlarımı dökülmüş, çokmu fakir..? Yazımızın en başında \"Kibir\" şeytandandır demiştirk, bunu zaten herkes biliyor değilmi.? Peki eskiden elektirik icad edilmezden önce yani gazyağı lambası, mum ışığı kullanılırken, siz hiç duydunuzmu herhangi bir atasözü.? Senden hiç gazyağı alamadım, hiç mum ışığı vermiyorsun... Oysaki onların evliliği ne kadar uzun, ne kadar mutlu, huzurlu ve bereketli olurmuş. yetiştirdikleri evlatları dini bütün olurmuş. Siz hiç düşünmezmisiniz, \"Elektirik\" bahanesiyle yapmış olduğunuz bu kibir büyük bir Meleğin bile Cennetten kovulmasına sebep olmuştur.Siz neyinize güveniyorsunuz.? O kalbi güzel insanın gerçekten imanını görseydiniz, etrafında onun için pervana olan melekleri görseydiniz, vallahi bu yaptığınız için oturur günlerce ağlardınız.
Dış güzelliğide veren Allah(c.c) değilmi.? Neyinize güveniyorsunuz.? onun verdiğini ona iman eden için kullanmaktan başka ne işe yararsınız?
Şunu hiç unutmayalım, birşey pekiştirildikçe ( Takdir edildikçe, ödüllendirildikçe, desteklendikçe) o şeyin yapılma sayısı artar. Günümüzde herkesin söylediği diğer hatalı sözler. Çok güzelsin, çok yakışıklısın, evet Allah(c.c) vergisi, fakat siz bunu ona söylerken yalnızca güzellik ve yakışıklılık bağlamında söylerseniz o kişinin davranışlarını pekiştirmiş ve sadece güzelliğin ve yakışıklılığın önemli olduğu bir dünyada yaşadığını hissettirmiş olursunuz. Peki şöyle desek olmazmı? ; Çok güzelsin, Allah(c.c) kalp gözünüde açık etsin, kalbinde temiz olsun, kalbi Allah(c.c) için çarpanlardan eylesin. Bunu duyan kişi şunu anlayacaktır, evet sadece güzellik yetmiyormuş demekki, daha önemlileride varmış, dinimizi yaşamalıymışım, kalbim Allah(c.c) aşkıyla çarpmalıymış...
Cenabı Allah(c.c) hepimizi günümüz bu kibirinden uzak tutsun, bizi lanetlediklerinden eylemesin inşaAllah (Amin.)
(Ömer Akdemir.)
Facebook : http:www.facebook.com/4.Buyuk.Melek
Loremi
GURBET GÜLÜ
Yeni mezun bir Türkçe öğretmeniydi Mehmet .Henüz daha yeni adımını attığı bu alanda başarılı olmak en büyük idealiydi.Ufak tefek planları da yok değildi hani? Küçük bir okul veya dersane onun için uygun bir çalışma ortamı olabilirdi .Arkadaşlarının çoğu kararlarını vermiş ve çoktan gerekli yerlere başvurmuşlardı. Mehmet kararsızdı ve aklında türlü düşünceler dolanıyordu. Aklı ve vicdanı arasında iç muhasebe yapıyor, doğru yolu bulmaya çalışıyordu.
Yine böyle günlerden biriydi.Gece bunları düşünmekten uyuyamamıştı ve bu yüzden hem zihnen hem de bedenen yorgun hissediyordu kendini.Uyanır uyanmaz aşağıya indi. Annesi kahvaltıyı hazırlamıştı ve onu bekliyordu.
-“Günaydın anne!” annesi sesindeki keyifsizliği sezmiş olacak ki:
-Günaydın oğlum,günaydın da neyin var senin? Kaç gündür moralsizsin. Şu okul işi mi sıktı canını oğlum? Dert etme çok uzak olmadıktan sonra mühim değil ben katlanırım gurbete.
-Hem okul,hem başka şeyler anne.Sıkıntı bir değil ki.
-Ne oldu oğlum,ne sıkıntısı?
-Ya benim arkadaşlar canımı sıktılar dün. İlla da dersanede çalış diyorlar. “Ne yapacaksın okullarda sürünüp? Gel rahat et işte” sözlerinden artık bıktım. Baskı yaptılar yine. “İstemiyorum” diyorum.Yok anlamaları ne mümkün? Takmışlar bir kere.
-Oğlum her ikisi de iyidir. Ben pek bilmem ama devlete yararın dokunsun isterim. Ama uzağa gitmenden de çok korkuyorum.
-Ben kararımı verdim aslında Anadolu’da küçük bir yer bana uygun. Hem elbet döneceğim anne. Neyse ben bu hafta halledeceğim mutlaka…
Yemeğini bitirip apar topar dışarı çıktı. Fazla işi de yoktu. Dolanacaktı öyle biraz, aklındaki düşünceler onu bir türlü rahat bırakmıyor,adeta boğuyordu onu. Biraz hava almak ona iyi gelecekti.Amaçsızca bir yürüyüş olsa da dışarıdan çok düşünceli ve yorgun görünüyordu Mehmet. O anda telefonu çaldı. Arayan en yakın arkadaşı: Tahsin, sesi pek heyecanlı geliyor:
-Alo,Mehmet nasılsın arkadaşım?
-İyiyim Tahsin ne olsun işte.Her zamanki gibi, bu aralar yaşadıklarımı biliyorsun zaten.
-Bilmem mi arkadaşım elbette ki biliyorum. Bugün bana gelsene arkadaşlarla toplanacağız yine bu hafta ben aldım.Hem bu konularla ilgili de konuşacağız,belki anlattıklarımız şu okul mevzuu hakkında düşüncelerine yön verebilir. Ne dersin geliyor musun?,mutlaka bekliyorum.
Mehmet beklenmedik bu teklif karşısında şaşırmıştı ilkin ne cevap vereceğini bilemedi.
-“Tamam,gelirim” cevabı ağzından bir an çıkıverdi. Gidecekti ve öyle de yaptı. Güzel şeyler konuştular o akşam. Mehmet’in bilip de yaşayamadığı, yaşayıp da bilmediği şeyleri… Mehmet o günden sonra her hafta gitti toplantılara. Her gidişi ayrı bir doğuş, ayrı bir yenileniş olmuştu Mehmet için. Düşünceleri,davranışları kısacası hayatı değişmişti onlar sayesinde.
Sık sık konuşulan konulardan biri de yurtdışında görev yapan öğretmenler ve onların yaşadıklarıydı. Gurbette açan bu güllerin hikayelerini can kulağıyla dinliyordu. Anlatılanları duydukça içi ürperiyor,zaman zaman kendini onların yerine koymaya çalışıyordu. İçi gidiyordu Mehmet’in,özeniyordu onlara. Mehmet de onların arasına katılmak istiyordu ama nasıl. Bu kutsal görevde,kutlu yolculukta ne yapıp edip yer almalıydı. Bu konuyu önce arkadaşı Tahsin’e açtı. Tahsin çok sevindi,çünkü o da görevlendirilmişti ve yakında gidiyordu. Arkadaşının da onunla aynı safta bulunması ona manevi kuvvet verdi. Gerekli kişilerle konuşuldu ve işlemler tamamlandı. Ama ortada büyük bir problem vardı “Annesi” peki ya annesine bunu nasıl söyleyecekti. Nasıl olacak da “Ben gidiyorum anne” diyebilecekti. Hele ki yurtdışına gitmesine annesi asla razı olmazdı,biliyordu. Ama kararını vermişti ve annesini ikna etmek için elinden geleni yapacaktı.Kesin gidecekti ama annesinin rızası olmadan da gitmek istemiyordu. Mehmet annesinin tek çocuğuydu aynı zamanda her şeyi. Babası altı sene önce bir trafik kazası sonucu vefat etmişti. Annesi yalnızdı ve Mehmet onun tek varlığıydı. Bu yüzden bu ayrılık, hem Mehmet hem de annesi için zor olacaktı.Ama ne olursa olsun gidecekti.
Eve geldiğinde annesini mutfakta buldu. Annesinin neşesi yerindeydi. Ve bu gece yine maharetli elleriyle güzel yemekler yapmıştı.
-Ben geldim anne!
-Hoş geldin oğlum, bak sana en sevdiğin yemekleri yaptım, oğlum afiyetle yesin diye canım benim.
-Ne gerek vardı anne, ben dışarıda yedim bir şeyler.
- Olur mu oğlum? Açsındır sen.
Mehmet lafı uzattıkça uzatıyor. Konuyu dolandırıyor,lafı şu gitme işine getirmeye çalışıyordu. Ama bu konuşmayı yapmak onun için çok zordu. Kendini güçlükle toparladı ve:
-“Gidiyorum anne!” deyiverdi.
-Ne gitmesi oğlum? Nereden çıktı bu şimdi. Hani daha belli değil diyordun atanma işleri falan.
- Bu başka bir şey anne,yurtdışına gidiyorum. Yeri kesin değil şu an, ama ben kararımı verdim.
-Nasıl benim haberim olmadan böyle bir şey yaparsın? Ben senin annenim, annen!
Mehmet bir şey söyleyemedi. Sadece susmakla yetindi. Çünkü verecek cevap bulamamıştı ne diyebilirdi ki? Annesi haklıydı ama ya hayalleri.. Annesini çiğneyip de bir karar veremezdi ki, kendini kapana kısılmış gibi hissediyordu. Gitmek için can atıyordu ama annesi, annesinin rızası olmadan mümkün değil yapamazdı. Düşündü,düşündü bir yolunu bulamamak onu iyice sıkmıştı. Odasında ve yalnızdı. Çareyi Rabbine yakarmakta buldu. “Rabbim! Sen en hayırlısını bilirsin annemin gönlünü yumuşat, senin yolunda hizmet etmek istiyorum. Bana yardım et Allah’ım! Hayırlı işler yapma arzumu oraya giderek tamamlamamı nasip et Ya Rabbi’m. Bana bir çıkış kapısı göster. Gitmek ya da kalmak, benim için en hayırlısını sen bilirsin dualarımı kabul et Allah’ım.!..” bu yakarış Mehmet’in dudaklarından döküldü o gece… Rabbine yakarmak,ondan medet ummak az da olsa rahatlatmıştı onu. Geceyi zar zor uykusuzca geçirdi.
Sabah kalktığında annesini odasında buldu,yatağının başuncunda.. Uyanmasını bekler gibi bir hali vardı. Mehmet akşamdan kalan tartışmaların,konuşmaların verdiği elemli bir sesle:
-Günaydın anne, hayırdır bir şey mi söyleyeceksin?
Annesinin gözlerindeki parıltı Mehmet’i iyice meraklandırmıştı. Hem hüzünlü,hem de mutlu bir hali vardı sanki.
-Oğlum,haydi kalk bavulunu falan hazırlayalım, en azından sana gurbette gerekli olacak birkaç bir şey alalım dışarıdan. Haydi kalk bakalım.
Mehmet olanlara bir anlam veremedi. Akşamki annesi bir anda değişivermişti. O şaşkınlıkla:
-“Ne bavulu anne?” deyiverdi.
-Ne bavulu olacak oğlum, gidiyorum diyen sen değil miydin? E hadi kalk bakalım küçük bey. Şu babanın seneler önce aldığı bavulu çıkaracağız kilerden daha. Sonra dışarı çıkıp orada sana lazım olacak birkaç bir şey alırız.
-Ama anne seenn…
Annesi Mehmet’in konuşmasını bitirmesine fırsat vermeden kolundan tuttuğu gibi yataktan kaldırdı.
-Hadi bakalım kahvaltıya…
Mehmet çok şaşırmıştı. Bu değişim, hem de bir günde… annesi nasıl bu kadar değişebilirdi? Aklı almıyordu doğrusu. Birden aklına gece uyuyamadığı o gecelerde ettiği o dualar geldi. Mehmet bu işi Rabbine havale ettiğini unutmuştu bu olay da ona göre duasının çok güzel bir cevabıydı. İçinden Rabbine binlerce kez şükretti.
Mehmet gideceği için çok mutluydu ve bir o kadar da heyecanlı. Bir hafta sonra yola çıkıyorlardı. O,Tahsin ve birkaç arkadaşı daha. Moğolistan’a gideceklerdi. Ama Mehmet’in içi hala rahat değildi. Annesinin onu üzmemek için bu kararı verdiğini düşünüyordu. Son bir kez annesine sormak istedi:
- Anne, gitmemi istediğinden emin misin?
- Bak oğlum annen bir karar verdi mi doğrudur,işi daha fazla irdeleme. Herkes önceki kararını değiştirebilir bu gayet tabii. Bu kutsal görevde kendi oğlunun,canının parçasının da rol almasını hangi ana istemez?
Annesi konuşmasını yaparken huzurluydu.Sanki üzerine yüklü bir görevi ifa etmiş olmanın rahatlığıyla konuşuyordu. Arada semaya bakan mavi gözleri yağmur yüklü bulutlar gibi doluydu.
-Git oğlum ve Rabbinin hoşlanacağı hayırlı işlerde bulun. Mühim bir şey olmadıktan sonra da sakın dönme. Beni düşünme sen. Gurbet dediğin nedir ki? Beklersin günler akıp gider. Seni ömrüm yettiğince beklerim. Ama sakın bu yoldan dönme,başladığın bu işi tamamla…
Mehmet’le annesi birbirlerine doyasıya sarılıp,ağladılar. Günlerdir her ikisinin de içinde tuttuğu sıkıntılar o gözyaşlarıyla damla damla akıp gitti. İkisi de huzurluydu şimdi. Mehmet annesinin rızasını aldığı için Fatma hanım da Rabbinin rızasına nail olduğu için..
…
Mehmet Moğolistan’a geleli altı yıl olmuştu. Burada o ve arkadaşları düzenlerini kurmuşlar. Türk okullarında öğretmenlik hizmetinde bulunuyorlardı. İlk başta karşılaştıkları zorlukları Allah’ın izniyle yenmişler kendi güçleri yettiği kadarıyla ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorlardı. Fatma hanım da Kütahya’da yıllardır oğlunun yolunu gözlüyordu. Mehmet oraya gittiğinden beri annesini yalnızca iki defa ziyaret edebilmişti. Sürekli telefonlaşıyorlardı ama bir anne için oğlunu görmek,kokusunu duymak bambaşkaydı.Özlemişti oğlunu. Mehmet bu dört yıl içinde oraya alışmıştı aradan geçen altı yıla rağmen o ilk günkü öğretmenlik aşkıyla yanıp tutuşuyordu. Bu yolda hep daha iyiye, daha güzele doğru koşuyordu. Ama gurbetlik zordu hele annesinden ayrı kalmak onu çok üzüyordu. Bu aralar annesi de hastalanmıştı. Her ne kadar “iyiyim oğlum bir şeyim yok” da dese telefonda bile hastalığının ağırlaştığı belli oluyordu. Hem akrabaların söylediğine göre çok kötüleşmiş elden ayaktan iyice düşmüştü. Mehmet annesine kaç kere “ İstersen oraya dönerim anne,iyi değilsin,yanında olmalıyım” demişti ama bir türlü dinletememişti annesine. Ama bu sefer kesin gidecekti ne olursa olsun yapacaktı. Burada hiç aksatmadığı işlerini yarım bırakmak zorunda olsa bile…
Ertesi gün telefon geldi,arayan annesiydi:
- Oğlum, Mehmet nasılsın evladım?
- İyiyim anne ben de seni arayacaktım ben yarın oraya ge….
Annesi konuşmasını tamamlamasına fırsat vermeden araya girdi:
- Oğlum yarın geliyorum onun için aradım.
- Ne? Ne diyorsun anne ne gelmesi? Ben de yarın yola çıkacaktım. Bu hasta halinle nasıl gelirsin ta buralara olmaz katiyen izin vermem buna.
- İtiraz istemiyorum iyiyim ben yarın oradayım inşallah haydi hoşça kal..
Mehmet öylece kalakalmıştı. Bunu beklemiyordu.Körkütük hasta kadın nasıl gelebilirdi ta buralara kadar, bir anda iyileşmesi mümkün müydü? O gece annesinin merakıyla uyudu.
Ertesi gün öğleye doğru kapısı çaldı. Açtığında annesini karşısında buldu. İşte sapasağlam karşısında duruyordu hasta olduğuna ilkin inanamadı. Yanında da iki delikanlı vardı.
-Geç anne içeri ama ben gelecektim havaalanına neden beklemedin?
-Olsun oğlum ben kendim geldim işte hem bak bu delikanlılar bana yardımcı oldular.
- Onlar kim anne? Apar topar gittiler içeri bile davet edemedim.
- Hiç, mahalleden komşunun oğulları onların da burada işleri varmış bana yoldaş oldular birlikte geldik.
O gün annesiyle uzun uzun dertleştiler,konuştular hasret giderdiler. Annesi Mehmet’e o gün bambaşka biri gibi gelmişti. Çok hüzünlü ve düşünceliydi.Mehmet’e dönüp:
- Oğlum bak ben oradan kalkıp ta buralara kadar geldim. Seni görmek için geldim, bana bu kadarı yeter. Sen burada kal ve yoluna devam et. Her anne yavrusunu özler ama dünyadaki özlemler gelip geçicidir. Rabbim öbür tarafta kavuştursun inşallah. Senin burada hayırlı,güzel işler yaptığını gördükçe mutlu oluyorum. Özlemmiş,hasretmiş hepsi yok olup gidiyor. Ama sana vasiyetim bu yoldan dönmemendir.
Mehmet annesinin ağzından duyduğu bu sözlere bir anlam verememişti. Bir veda konuşması gibi gelmişti ona tüm bu sözler. Annesinin sözünü kesip:
- Anne saçmalama ne vasiyeti veda eder gibi konuşma lütfen.
Annesi cevap vermedi sükunetini korudu. Mehmet annesinin dizine koyduğu başının hafifleştiğini hissetti. Derin bir uykuya daldı. Uyandığında annesini aradı ama bulamadı . şaşkınlıktan ne yapacağını bilemedi. Daha akşam buradaydı? Bir anda nereye kaybolmuştu. Aklı almadı. Annesi onun yanındaydı ,başını okşamıştı, varlığını hissetmişti. Bu bir rüya olamazdı. Hemen telefona sarıldı. Annesini aradı ama telefonu kapalıydı. Çıldıracak gibi oldu. O an telefonu çaldı, arayan dayısıydı sesindeki titreyiş Mehmet’i korkutmuştu. Heyecanla:
- Alo, dayı ne oldu? Sesin kötü geliyor.
- Mehmet, oğlum akşam arayacaktım ama dilim varmadı sana söylemeye.. Mehmet kötü bir şeyler olduğunu anlamıştı içini bir korku kapladı.
- Neyi dayı ne oldu? Beni korkutuyorsun.
- Evladım annenin durumu akşam ağırlaştı hastaneye kaldırdık, ama kurtaramadılar. Onu kaybettik Mehmet başımız sağolsun.
Mehmet duyduklarına inanamamıştı. Kulakları duymaz, gözleri görmez olmuştu sanki. Dünya başına yıkılmıştı. Ama nasıl olurdu annesi akşam buradaydı, ona sarılmıştı kokusunu duymuştu. Bu nasıl olabilirdi? İmkansızdı. Acısını unutup bunu düşündü bir an bunda da bir hikmet olabileceği geçti aklından.
Mehmet bunları düşünürken telefonda onu teselli etmek için çırpınan dayısının sesini bile duymuyordu. Daha fazla bekletmemek için:
- Beenn benn hemen yola çıkıyorum bekleyin beni…
Mehmet apar topar yola çıktı. Yol boyunca aklında hep o esrarengiz olay vardı. Bir yandan annesinin ölümüne üzülüyor, bir yandan da tüm bu olanlara anlam vermeye çalışıyordu. Kütahya’ya vardığında tüm akrabalar oradaydı. Buraya annesinin cenazesi için mi dönecekti? Aklının ucundan bile geçmemişti. Eve girdiğinde onu dayısı karşıladı. Uzun uzun sarıldılar. Dayısı hem ona olan özlemini gideriyor hem de acısını dindirmeye çalışıyordu. Konuştular, dertleştiler. Mehmet içini döktü dayısına dayısı da annesinin acısını dindirmeye çalıştı Mehmet’in…Annesini o gün defnettiler. Mehmet kendini iyice toparlamıştı. Ölüm Allah’ın emri ne yapılabilirdi ki. Daha fazla dayanamayıp orada yaşadığı o sırlı olayı dayısına anlattı. Dayısı inanamadı ilkin, ama Allah’ın hikmetinden sual olunmazdı. Mehmet dayısıyla bunları konuşurken odaya teyzesi girdi. Telaşlı ve meraklı bir hali var gibiydi. Mehmet’e:
- Mehmet, oğlum baksana bir, annenin odasında bunu buldum. Mektup galiba üzerinde Mehmet’ime yazıyor kesin annen yazmış olmalı. Bir bak bakalım.
Mehmet şaşırdı. Bu mektup da nereden çıkmıştı şimdi annesi ona içinden ne geçerse söylerdi. Hiçbir şey saklamazdı ondan. Merakla mektubu açtı. Annesinin ona yazdığı bu satırları gözyaşları içinde okudu. Şunlar yazılıydı:
“Oğlum, Mehmet sana bu satırları Moğolistan’ a gitmenden bir gün önce yazıyorum. Yarın gidiyorsun oğlum. Belki bunları okuduktan sonra “ Niye yüzüme söylemedin anne?” diyeceksin. Ama yapamadım. Ne olursa olsun oraya gitmeliydin ve buna engel olamazdım. Hani sana kızmıştım ilk söylediğinde ama birden fikrim değişivermişti sen de şaşırmıştın. Aslında o gün niyetim seni oraya göndermemek, engel olmaktı ama yapamadım. O gece bir rüya gördüm hem de pek kutlu bir rüya. Peygamber efendimiz( s.a.v)’ yi gördüm. Nurlar içindeydi, her yan parlıyordu. Efendimiz bana bir şeyler anlatıyordu, dualar okuyordu. Etrafta melekler vardı. Bana çok özelmişim gibi muamele yapılıyordu sanki. O an bir ses duydum, bana sesleniyordu. “ izin ver, izin ver oğlunun gitmesine izin ver Şüphesiz ki Allah en hayırlısını bilendir. Oğlun için gitmek daha hayırlıdır. İzin ver ki o da Rabbi için hayırlı işler yapabilsin, kutlu bir yoldan gidebilsin.” Bu sözler kafamın içinde tekrarlandı, tekrarlandı. Sonra beni iki delikanlı görünümünde meleğe teslim ettiler onlar beni yüksek bir yere çıkardılar. Ve küçük bir pencereden senin gelecekte yapacağın hayırlı işleri gösterdiler. Orada zaman kavramı yoktu. Her şey donmuş gibiydi. Bana öyle geliyor ki gideceğin bu yol boş değil. Belli ki yapılanlardan Rabbimiz de hoşnut. Belki de bunları sana söyleyemeye ömrüm yetmeyecek Allah bilir. Belki de seni son kez göremeden, tüm bunları sana söyleyemeden öleceğim.Bu mektubu da sana bu yüzden yazıyorum. Ama Allah’tan tek dileğim şudur. Ben senin hasretine katlanırım ama sen oralarda, gurbette bensiz yapamazsın biliyorum. Allah seni göremeden canımı alacaksa da senin hasretini gidersin. Sana vasiyetim şudur ki oğlum: sakın bu yoldan dönme ve ömrün yettiğince bunun için savaş çünkü bu yol pek hayırlı bir yoldur…”
Mehmet gözyaşları içinde okuduğu bu satırlarda cevaplarını aradığı tüm sorulara yanıt bulmuştu. Ve yaşadığı o sırlı olayın asıl sebebinin annesinin duası olduğunu da anlamıştı. Kim bilir belki o gün gelen. Allahın görevlendirdiği bir melekti. O delikanlılar ise annesinin rüyasındakilerdi belki de.
Mehmet artık bu hizmetin neden bu kadar önemli olduğunu anlamıştı. Bu yolun dönüşü olmazdı. Gurbette açan güller solamazdı. Ölünceye kadar bu yolda koşacağına söz verdi. Moğolistan’a döndü ve yarım kalan kutsal görevini devam ettirdi. Ömrünün sonuna kadar bu yol için uğraştı didindi. Mehmet’e gurbet vatan olmuştu ve vatanı bildiği bu topraklarda ömrü son bulmuştu…
BÜŞRA NUR GANİ
Mecnu\'nun sevdası ,önde bulunuan Leyla\'ya kavuşmak,devenin sevdası ardına dönüp yavrusuna ulaşmak.Mecnun, bir an bile kendisinden geçtimi deve,hemencecik geri döner,geriye giderdi.Mecnun,tamamiyle aşkla ,sevda ile dolu olduğundan kendisinden geçmemesine imkan yoktu.Kendisini gözetleyen akıldı..fakat aklını Leyla\'nın sevdası kapmıştı!Deveye gelince o,çevikti,fırsat gözleyip durmaktaydı..yularını gevşek hissetti miAnlardıki Mecnun daldı gitti..hemen geriye yüz tutar ,yavrusunun bulunduğu tarafa doğru gitmeye başlardı.Mecnun ,kendisine gelir,evvelce bulundukları yerden fersahlarca geriye gittiğini anlardı.Üç gün böyle yol aldılar..Mecnun ,adeta yıllarca tereddüt içinde kaldı.Nihayet dediki: A deve,ikimizde aşıkız ama birbirimize aykırıyız..yoldaşlığa layık degiliz!Senin sevgin de bana uygun değil,yuların da.. senden ayrılmak gerek!Bu iki yoldaş da,birbirinin yolunu vurmada ..tenden aşağı inip ayrılmayan can,yol azıtır gider!Senin canın da arşın ayrılığiyle yoksulluğa düşmüş..teninse diken aşkiyle deveye dönmüş!Can ,yücelere kanadlar açmada ..ten,tırnaklariyle yere sarılmada!Ey vatan aşkiyle ölmüş deve,sen benimle oldukça canım,Leyla\'dan uzak kaldı gitti!Adeta Musa kavminin yıllarca çölde kalışı gibi ben de seninle bu hallere düştüm..ömrüm geldi geçti!Bu yol ,vuslata erişmek için iki adımdan ibaret..halbuki ben,senin hilenle tam altmış yıldır ,bu iki aydınlık yolda kalakaldım! Yol yakın..fakat ben pek geç kaldım.Bu binicilikten adamakıllı usandım artık!Bu sözleri söyleyip kendisini deveden fırlattı attı,niceye bir dertten yanıp yakılacağım,yandım artık, dedi!Ona o geniş ova daracık bir hale geldi..kendisini bir taşlığa atıverdi!Hem de öyle bir attı ki o yiğitin bedeni ezildi..Kendisini yere öyle bir fırlattıki kazara ayağı da kırıldı!Ayağını bağladı,top olurum da dedi,onun çevganının önüne düşer ,yuvarlanarak giderim!İşte güzel sözlü hakim ,tenden inmeyen atlıya bu yüzden lanet etmiştir.Tanrı aşkı, hiç Leyla \'nın aşkından az değersiz olurmu ? Ona top olmak elbette daha doğru,daha yerinde!Top ol da doğruluk yanına at,aşk çevganiyle yuvarlanarak git!Bu çeşit gidiş ,gidişlerden apayrıdır.. bu gidiş,cinlerin çalışmasiyle de olmaz,insanların çalışmasiyle de!Bu çekilip gitme, alelade çekilip gitme degildir..bunu Ahmed\'in lütfu meydana getirdi
vesselam!
MEVLANA
flormoon
Yolda karşılaştığımızda ezan okunuyordu.
\"Gel seni camiye götüreyim\", dedim. \"Bugün Cuma biliyorsun.\"
\"Sen de benim camiye gitmediğimi biliyorsun,\" dedi.
\"Biliyorum ama,sebebini gerçekten merak ediyorum.\"
\"Ne bileyim olmuyor işte, dedi. Hem pantolonumun ütüsü bozulup, dizleri çıkar diye endişe ediyorum.\"
Gayri ihtiyari gülmeye başladım.
\"Herhalde şaka yapıyorsun,\" dedim. \"Bunun için cami terk edilir mi?\"
\"Ciddi söylüyorum,\" dedi. Giyimime ve özellikle yeşile düşkün olduğumu bilirsin.\"
Gerçekten öyleydi. Giydiği birbirinden güzel elbiseleri mutlaka yeşilin bir başka tonundan seçer ve her zaman ütülü tutardı.
\"Peki, dedim. Hayatında hiç camiye gitmedin mi?\"
\"Çocukken dedemle birkaç kere gitmiştim,\" dedi. Hem o yaşlarda dizlerim aşınacak diye herhalde endişe etmiyordum. Fakat artık camiye gidebileceğimi zannetmiyorum.
Söyledikleri beni son derece şaşırtmış ve bu konuyu açtığıma pişman etmişti. Daha sonra el sıkışıp ayrıldık.
Onunla konuşmamızdan 2 ay sonra,kendisinin camide olduğunu söylediler.Hemen gittim.
Bahçedeki namaz saflarının en önünde duruyordu ve üzerinde yine yeşiller vardı.
Yavaşça yanına yaklaştım ve kısık bir sesle:
\"Hani, dedim.Camiye gelmeyecektin?\"
Hiç sesini çıkarmadı. Çünkü musalla taşının üzerinde, yeşil örtülü bir tabut içinde yatıyordu.
\"HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.
MediNe
Allahın selamı sizin ve bu davaya kendini adamışların üzere olsun
hocam sizlere bir sorum olacak
ben imam humeyniyi seven ona sempati duyan bir insanım ve tam olarak hakkında çok fazla detaylara sahip olmasamda alim bir
Hak’kın yaptıklarını da gör, bizim yaptıklarımızı da. Her ikisini de gör ve bizim yaptığımız işler olduğunu bil, zaten bu meydanda. Ortada halkın yaptığı işler yoksa, her şeyi Hak yapıyorsa, şu halde kimseye “bunu niye böyle yaptın” deme!
Tanrı’nın yaratması, bizim yaptığımız işleri meydana getirmektedir. Bizim işlerimiz Tanrı işinin eseridir.
Söz söyleyen kimse, ya harfleri görür, yahut manayı. Bir anda her ikisini birden nasıl görebilir? İnsan konuşurken manayı düşünür, onu kastederse harflerden gafildir. Hiçbir göz bir anda hem önünü hem ardını göremez. Şunu iyice bil! Önünü gördüğün zaman ardını nasıl görebilirsin?
Ey padişahlar! Dışarıdaki düşmanı öldürdük; içimizde ondan beter bir hasım var. Bunu öldürmek, aklın fikrin işi değil. İçerideki aslan öyle tavşan maskarası olmaz. Cehennem, bu nefistir; cehennem, bir ejderhadır ki harareti denizlerle eksilmez. Yedi denizi içer de yine kocakarıya benzeyen nefsin harareti ve coşkunluğu azalmaz. Taşlar, taş yürekli kafirler; ağlayıp inleyerek mahcup bir halde cehenneme girerler. Hak’tan ona şu nida gelmedikçe bu kadar azaba da kanaat etmez:
“KÜÇÜK MUHAREBEDEN BÜYÜK MUHAREBEYE DÖNDÜK” SÖZÜNÜN TEFSİRİ
Güzel bir derede av hayvanları, aslan korkusundan ıstırap içindeydiler. Çünkü aslan, daima pusudan çıkıp birisini kapmaktaydı. O otlak bu yüzden hepsine fena geliyordu.
Hileye baş vurdular; aslanın huzuruna geldiler: “Biz sana gündelikle yiyecek verip doyuralım. Bundan sonra hiçbir av peşine düşme ki bu otlak bize zehrolmasın.”dediler.
İsa dinini mahvetmek için aynı Yahudinin neslinden diğer bir padişah meydana çıktı. Bu diğer padişahın meydana çıkışını haber almak istersen “Vessamai zatülburüc” süresini oku.
Birinci padişahtan doğan kötüye adeta bu padişahta ayak uydurdu.
Bil ki o çeşit sitem ve zulümlerden bu, ne yaparsa Tanrı, günahını artıksız, eksiksiz ilk zalimden sorar.
Yahudiler içinde zalim, İsa düşmanı ve Hıristiyanları yakıp yandırır bir padişah vardı. İsa’nın devriyle, nöbet onundu. Musa’nın canı oydu, onun canı Musa. Şaşı padişah. Tanrı yolunda o iki Tanrı demsazını birbirinden ayırdı. Usta bir şaşıya “yürü, var, o şişeyi evden getir” dedi. Şaşı,”O iki şişeden hangisini getireyim? Açıkça söyle dedi. Usta dedi ki: “O iki şişe değildir. Yürü, şaşılığı bırak fazla görücü olma!” Şaşı, “Usta, beni paylama. Şişe iki” dedi. Usta dedi ki: “O iki şişenin birini kır!” Çırak birini kırınca ikiside gözden kayboldu.