Tepe Menü

Ana Menü

Alt Menüler Kategoriler

İçerik

HOŞGELDİNİZ , Toplam : 428 , Yorum : 145

 
Arama

Lütfen aramak istediğiniz kelimeyi girin



Detaylı Arama
 

 

 

"Kıyamet Günü Bana En Yakın Olanınız,Bana En Çok Salavat Getirenizdir."

(Tirmizi,Vitir 21)

Devamı >>

 

Resülullah Efendimiz(s.a.v)İblise aşşağıda ki şekilde kısa kısa bazı sorular sordu. O da bunlara cevap verdi. -Ya lain!Senin oturma arkadaşın kim? -Faiz yiyen. -Yatak arkadaşın kim? -Sarhoş. -Misafirin kim? -Hırsız. -Elçin kim? -Sihirbazlar. -Gözünün nuru nedir? -Hanım boşamak. -Sevgilin kim? -Cuma namazını bırakanlar. Resülullah Efendimiz(s.a.v)bu defa başka bir mevzuya geçti ve şöyle sordu; -Ya lain!Senin kalbini ne yıkar. -Allah yolunda cihada koşan atların kişnemesi. -Peki senin cismini ne eritir? -Tevbe edenlerin Tevbesi. -Peki ciğerini ne parçalar,ne çürütür? -Gece ve gündüz Allah\'a yapılan bol bol istiğfar. -Peki yüzünü ne buruşturur? -Gizli sadaka. -Peki gözlerini kör eden nedir? -Gece namazı. -Peki başını eydiren nedir? -Çokça kılınan cemaatle namaz. Resülullah Efendimiz(s.a.v)tekrar bir başka mevzuya geçti ve şöyle sordu; -Sana göre insanların en saadetlisi(!)kimdir? -Namazını bilerek kasten bırakanlar. -Peki insanların en şakisi kimdir? -Cimriler. -Peki seni işinden ne alı koyar? -Ulema Meclisleri. -Peki yemeğini nasıl yersin? -Sol elimle ve parmaklarımın ucuyla. -Peki samyeli estiği zaman ve ortalığı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin? -İnsanların tırnaklarının arasında.

Allah c.c

Devamı >>

 

HZ.Muhammed(s.a.v) Efendimiz

EMRAH@

Devamı >>

 

Küçük bir kasabanın dört ayrı mahallesi varmış. Birinci mahallede Evetama"lar yaşıyormuş. Evetama"lar ne yapılması gerektiğini bildiklerini düşünürlermiş. Yapma zamanı geldiğinde ise "evet, ama" diye cevap verirlermiş. Cevapları hep yanlış olurmuş. Suçu başkalarına atmakta da ustaymışlar.

Devamı >>

 

Genç adam ellerinde bir buket çiçek, sahile koşarak geldi... Gözleri şöyle bir sahilde gezindi, aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeye başladı. Ellerinde yine her zamanki çiçeklerden vardı. Sevgilisinin en sevdiği çiçekler bunlardı. Kırmızı, kıpkırmızı, kan kırmızısı güller... Sanki dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler, buram buram kokuyorlardı, sevgi

Devamı >>

 

Birinci Ad kavmi helak olduktan sonra, onların geri kalanları Vâdi"l Kura ve Şam taraflarını imar ederek hâlâ eserleri bakî olan bir takım eski menziller meydana getirdiler. Büyük binaları barındıran şehirleri, kasabaları ve dağ zirvelerinde oyulmuş san"at eseri mağaraları vardı. Bunların merkezi olan Hıcr şehrinin bakiyesi olarak bir köy vardır ki, Semûd medeniyetinin eserleri Hıcr"in etrafındadır. Birinci Âdın bakiyesi olan bu Semûd kavmi müşrik ve putperest idiler. Allahü Teâlâ kendilerine tevhid akidesini öğretmek üzere içlerinden biri olan kan kardeşleri Salih Aleyhîsselâm"ı peygamber olarak gönderdi. Salih Aleyhisselâm Semûd kavminin orta halli bir ailesine mensuptu. Ancak soy bakımından en itibarlı bir aile idi. Hazreti Salih kavmini hakka davete başlayarak şu nasihatlerde bulundu:

Devamı >>

 

Güney Arabistan"ın Hadramut civarında, bulundukları yere kumsal ve engebeli yüksek arazi mânâsında «Ahkâf» adı verilen Ad kavmi isminde bir millet yaşıyordu. Bu kavm maddî", bakımdan hayli ilerlemiş, zengin olmuş ve ihtişamlı binalar içerisinde hayat sürüyorlardı. Kuvvetleri de hayli çoğaldığından etraflarındaki kavimlere de galebe çıkmışlar ve zor kullanarak beldelerini genişletmişlerdi. Fakat bu maddî ilerleme ve genişlemenin yanında Allahü Teâlâ"ya ve emirlerine olan bağlılıkları kopmuş ve iyice azgınlaşarak putlara tapar hale gelmişlerdi. Hz. Nuh tufanıyla sâkinleşen halk yine yoldan çıkmış, yolunu şaşırmıştı.

Devamı >>

 

Nuh aleyhisselâm, Hazreti îdris"den sonra yer yüzündeki insanlara, kendilerini irşad etmek üzere Allahü Teâlâ"nın gönderdiği büyük bir peygamberdir. Hazreti Nuh"a ait haberler Kur"ân-ı Kerîm"in yirmi sekiz yerinde zikredilmiştir ki, bunlardan birisi müstakil bir sûredir. Allahü Teâlâ, bir hakikat olarak Nuh aleyhisselâmı kavmine bir Peygamber olarak gönderdiği vakit o, kavmine:

Devamı >>

 

Vaktiyle, kardeş olan Kabil ve Habil isminde iki Adem oğlu, Allahü Teâlâ için birer kurban, ona manevî yakınlık sağlayacak birer nesne arz etmişlerdi. Kabil katı tabiatlı, Habil ise takva sahibi bir kimse idi. Herhangi bîr delil ile Habil"in kurbanının kabul olunduğu Kabil"in kurbanının ise kabul olunmadığı anlaşıldı. Kurbanı kabul edilmeyen Kabil, Habil"in kurbanının kabul edilmesinden dolayı ona hased ederek:

Devamı >>

 

Allahü Teâlâ, kendi varlığını bilsin, ibâdette bulunsun ve yer yüzünü de imâr etsin diye insan varlığını yaratmayı mürad ettiği zaman, Meleklerine: — «Ben yer yüzünde muhakkak bir halife yapacağım, bir halife tâyin edeceğim ki kendi irademden kudret ve sıfatımdan ona bazı selâhiyetler vereceğim ki, o bana vekâleten mahlûkatım üzerinde bir takım tasarruflara sahip olacak, benim nâmıma hükümler icra edecek, benim vekilim olarak benim emirlerimi, benim kanunlarımı tatbike memur bulunacak. Sonra onun arkasından gelenler ve ona halef olarak yâni vazifeyi icra edecekler bulunacaktır,» buyurdu

Devamı >>

 

allah için namazkıllyorum

ERKAN KÖKCÜ

Devamı >>

 

Günlerden bir gün Atalay isminde bir adam vardı. Atalay’ın önce küçük ve şirin bir bakkal dükkânı vardı. O zamanlar Atalay gayet dinine sadık, namazında niyazında olan, zekâtını zamanında veren, 2 üniversiteli çocuğa bile burs veren bir adamdı… Sonra bakkal dükkânını büyütüp market açtı. O zaman namazını biraz aksatmaya başladı çünkü artık işleri çoğalmıştı. Ve işleri güzelle gitti, bir market daha açtı, O zamanda artık iyiden iyiye namazı bıraktı. Sonra bir market daha ve bir market daha. Artık Atalay 4 market sahibiydi. Burs alan gençler bir gün Atalay’ın yanına geldi, yanlarında 2 arkadaşını daha getirmişler ve dediler ki; Atalay Bey artık işleriniz çok iyi 4 marketiniz var bu arkadaşlarımıza da burs verseniz, bizler gibi onlarında çok ihtiyaçları var, dediler. Ama adam ters cevap verdi; ‘’Zaten size zor veriyorum, biz bu paraları sokak tan mı topluyoruz’’ dedi. Çocuklar çok şaşırdı, sanki o 1 yıl önceki Atalay gitmiş başkası gelmiş. Bir şey diyemediler. Boyunları bükük biçimde evlerinin yolunu tuttular. Atalay çok azimli şekilde çalışmaktaydı. Artık tamamen cimri olmuştu… Hiç kimseye 1 kuruş dahi vermiyordu. Yeni market açma peşindeydi çünkü. Bu duruma hırslandı iyice. Tam parasını biriktirmişti ki evine hırsız girdi ve yeni market hayallerini biraz daha erteledi. Yine hırslandı, Personellerin maaşını azalttı ve bazı aylar hiç vermedi bile. Yine tam biriktirmek üzereyken marketinin birinde yangın çıktı yangın çok kuvvetliydi, Yandaki eve de sıçradı ve o evde hasar gördü. Onların masrafı, marketin masrafı Atalay’ın market açma olayını yine erteler. Baştan yine başlar bu sefer Atalay daha da hırslanır. Neredeyse sadece ona odaklanmıştır. Hiç kimseyi görmez. Çocuklarını, Eşini hep tersler. Bir gün Eşi ‘’ Bey bu akşam yemeği dışarda yesek, çocuklar içinde güzel olur ‘’ . Atalay bir anda canavarlaşır, ‘’ Ne, Ne, Ne dışarısı yaaa boş ver mis gibi evimiz varken’’. Adam bu hale gelmişti, yani. Hırslı bir şekilde hep para biriktirmekteydi ve bu arada da yeni dükkanlara bakmaktaydı. Çünkü bu açacağı market büyük olacaktı, çok büyük. Sonunda parası oluştu ve yeni büyük dükkânda bulur ve hemen 3 güne açarlar marketi. Adam çok sevinçlidir. Açılış gününde herkese sevecen yaklaşır. Sonra 2 gün böyle marketini işletir ve o akşam marketlerinin 5’inde de yangın çıkar. Adam çıldırmak üzeredir eşi biraz sakinleştirmeye çalışır ama olmaz. Hemen ambulans çağırırlar.2 Hafta geçer adam hala şoktadır. 5 Marketinden eser kalmaz. Allah (c.c.) cimriliğin karşılığı olarak elinden alır hepsini. Atalay’ın artık aklı başına gelir. Eskisi gibi bir bakkal dükkânı açar. Onu hiç büyütmez. Kazancı fazla olur fakat o burs vererek, hayır kurumlarına bağış yaparak elden çıkarır. Artık eskisinden de fazla Dinine bağlı bir Atalay olmuştur. Eşine ve çocuklarına saygıyla yaklaşan Atalay olmuştur. Artık sadece 1 bakkal dükkânı vardır fakat eskisinde çok çok daha mutludur.

Kıl Beni Ey Namaz

Devamı >>

 

Allah Beni Affeder Adamın biri Şuayb peygambere: - \"Allah benim birçok günahımı ve hatamı gördüğü halde beni lütuf ve keremiyle cezalandırmıyor.\" Allah-ü Teala Şuayb\'a şöyle vahyetti: - \"O kulum, ben bu kadar günah ettim de, Allah beni keremiyle cezalandırmıyor, diyor. Ona söyle ki: Ey doğru yolu bırakarak, yanlışa yönelmiş adam! Sen tersini söylüyorsun. Allah seni öylesine imtihan ediyor ve cezalandırıyor ki, senin günahtan kararmış simsiyah kalbin ve günahların etkisiyle zincirler içindeki bedenin bunu farkedemiyor. Fakat yine de Benden ümidini kesmesin. Bana sığınsın, Bana dönsün.\" Şuayb aleyhisselam Allah\'ın kendisine bildirdiği sözleri \"Allah beni cezalandırmıyor\" diyen kimseye söyleyince, o günahkar kimse de güzel tesir uyandı. Şuayb aleyhisselama sordu: - \"Eğer beni cezalandırıyorsa hani belirtisi?\" Şuayb peygamber: - \"Ya Rabbi! O adam bu söze karşı savunmada bulunuyor ve Senin verdiğin cezayı bilmek istiyor. Cenab-ı Hak buyurdu: - \"Ben settarım, örtücüyüm. Fakat işaret söyleyebilirim. Onu beğenmediğimin işareti: O itaat ettiğini sanıyor, oruç tutuyor, namaz kılıyor fakat namazdan, zekattan ve başka ibadetlerin hiç birinden zerre kadar zevk almıyor. Yüksek ibadetlerde ve amellerde bulunuyor, fakat zerre kadar mutluluk duymuyor. İtaatlerin mahsul vermesi için kalbde manevi bir zevk lazımdır.\" Öğütler: * \"Allah affeder\" deyip günahta ısrar edenler en büyük yanlış içindedirler. * Demir paslandığı gibi kalbler de kararır. * Kul bir günah işlediğinde kalbde siyah bir leke oluşur. Tevbe ederse bu leke silinir. Günahına devam eder ve tevbe etmezse nihayet o siyah noktalar kalbi simsiyah eder. * İbadetin ruhu, özü, ibadetten zevk almaktır. Eğer alınmıyor ise Allah\'ın beğenmediğini anlayıp hemen tevbe etmelidir.

ayperiss

Devamı >>

 

Selamun Aleykum arkadaşlarım, Hayırlı Cumalar dilemek istiyorum ilk önce.. Kibir Şeytandandır, Onun Cennetten kovulmasına sebep olmuştur.! Bu yazımda günümüz toplumumuzda yaptığımız çok ama çok büyük bir hatayı kaleme almak istiyorum.. Günümüz gençliğindeki elektirik alma mevzusu bilirsiniz fazla anlatmama gerek yok. Her zaman laflarımızda kalbi güzel olsun yeterli dememize rağmen, karşımıza bir kısmet çıktığında; elektirik alamadım diye geri çevirmelerimiz, çok iyi bilirsiniz. O kişiyi size methettiklerinde, gerçekten temiz ahlaklı, imanlı bir genç neden istemiyorsun dediklerinde, ne bileyim ben \"Elektirik\" alamadım, diyoruz. Afedersiniz anlamadım Elektirik? yani; burnumu uzun, kaşlarımı biçimsiz, boyumu kısa, saçlarımı dökülmüş, çokmu fakir..? Yazımızın en başında \"Kibir\" şeytandandır demiştirk, bunu zaten herkes biliyor değilmi.? Peki eskiden elektirik icad edilmezden önce yani gazyağı lambası, mum ışığı kullanılırken, siz hiç duydunuzmu herhangi bir atasözü.? Senden hiç gazyağı alamadım, hiç mum ışığı vermiyorsun... Oysaki onların evliliği ne kadar uzun, ne kadar mutlu, huzurlu ve bereketli olurmuş. yetiştirdikleri evlatları dini bütün olurmuş. Siz hiç düşünmezmisiniz, \"Elektirik\" bahanesiyle yapmış olduğunuz bu kibir büyük bir Meleğin bile Cennetten kovulmasına sebep olmuştur.Siz neyinize güveniyorsunuz.? O kalbi güzel insanın gerçekten imanını görseydiniz, etrafında onun için pervana olan melekleri görseydiniz, vallahi bu yaptığınız için oturur günlerce ağlardınız. Dış güzelliğide veren Allah(c.c) değilmi.? Neyinize güveniyorsunuz.? onun verdiğini ona iman eden için kullanmaktan başka ne işe yararsınız? Şunu hiç unutmayalım, birşey pekiştirildikçe ( Takdir edildikçe, ödüllendirildikçe, desteklendikçe) o şeyin yapılma sayısı artar. Günümüzde herkesin söylediği diğer hatalı sözler. Çok güzelsin, çok yakışıklısın, evet Allah(c.c) vergisi, fakat siz bunu ona söylerken yalnızca güzellik ve yakışıklılık bağlamında söylerseniz o kişinin davranışlarını pekiştirmiş ve sadece güzelliğin ve yakışıklılığın önemli olduğu bir dünyada yaşadığını hissettirmiş olursunuz. Peki şöyle desek olmazmı? ; Çok güzelsin, Allah(c.c) kalp gözünüde açık etsin, kalbinde temiz olsun, kalbi Allah(c.c) için çarpanlardan eylesin. Bunu duyan kişi şunu anlayacaktır, evet sadece güzellik yetmiyormuş demekki, daha önemlileride varmış, dinimizi yaşamalıymışım, kalbim Allah(c.c) aşkıyla çarpmalıymış... Cenabı Allah(c.c) hepimizi günümüz bu kibirinden uzak tutsun, bizi lanetlediklerinden eylemesin inşaAllah (Amin.) (Ömer Akdemir.) Facebook : http:www.facebook.com/4.Buyuk.Melek

Loremi

Devamı >>

 

GURBET GÜLÜ Yeni mezun bir Türkçe öğretmeniydi Mehmet .Henüz daha yeni adımını attığı bu alanda başarılı olmak en büyük idealiydi.Ufak tefek planları da yok değildi hani? Küçük bir okul veya dersane onun için uygun bir çalışma ortamı olabilirdi .Arkadaşlarının çoğu kararlarını vermiş ve çoktan gerekli yerlere başvurmuşlardı. Mehmet kararsızdı ve aklında türlü düşünceler dolanıyordu. Aklı ve vicdanı arasında iç muhasebe yapıyor, doğru yolu bulmaya çalışıyordu. Yine böyle günlerden biriydi.Gece bunları düşünmekten uyuyamamıştı ve bu yüzden hem zihnen hem de bedenen yorgun hissediyordu kendini.Uyanır uyanmaz aşağıya indi. Annesi kahvaltıyı hazırlamıştı ve onu bekliyordu. -“Günaydın anne!” annesi sesindeki keyifsizliği sezmiş olacak ki: -Günaydın oğlum,günaydın da neyin var senin? Kaç gündür moralsizsin. Şu okul işi mi sıktı canını oğlum? Dert etme çok uzak olmadıktan sonra mühim değil ben katlanırım gurbete. -Hem okul,hem başka şeyler anne.Sıkıntı bir değil ki. -Ne oldu oğlum,ne sıkıntısı? -Ya benim arkadaşlar canımı sıktılar dün. İlla da dersanede çalış diyorlar. “Ne yapacaksın okullarda sürünüp? Gel rahat et işte” sözlerinden artık bıktım. Baskı yaptılar yine. “İstemiyorum” diyorum.Yok anlamaları ne mümkün? Takmışlar bir kere. -Oğlum her ikisi de iyidir. Ben pek bilmem ama devlete yararın dokunsun isterim. Ama uzağa gitmenden de çok korkuyorum. -Ben kararımı verdim aslında Anadolu’da küçük bir yer bana uygun. Hem elbet döneceğim anne. Neyse ben bu hafta halledeceğim mutlaka… Yemeğini bitirip apar topar dışarı çıktı. Fazla işi de yoktu. Dolanacaktı öyle biraz, aklındaki düşünceler onu bir türlü rahat bırakmıyor,adeta boğuyordu onu. Biraz hava almak ona iyi gelecekti.Amaçsızca bir yürüyüş olsa da dışarıdan çok düşünceli ve yorgun görünüyordu Mehmet. O anda telefonu çaldı. Arayan en yakın arkadaşı: Tahsin, sesi pek heyecanlı geliyor: -Alo,Mehmet nasılsın arkadaşım? -İyiyim Tahsin ne olsun işte.Her zamanki gibi, bu aralar yaşadıklarımı biliyorsun zaten. -Bilmem mi arkadaşım elbette ki biliyorum. Bugün bana gelsene arkadaşlarla toplanacağız yine bu hafta ben aldım.Hem bu konularla ilgili de konuşacağız,belki anlattıklarımız şu okul mevzuu hakkında düşüncelerine yön verebilir. Ne dersin geliyor musun?,mutlaka bekliyorum. Mehmet beklenmedik bu teklif karşısında şaşırmıştı ilkin ne cevap vereceğini bilemedi. -“Tamam,gelirim” cevabı ağzından bir an çıkıverdi. Gidecekti ve öyle de yaptı. Güzel şeyler konuştular o akşam. Mehmet’in bilip de yaşayamadığı, yaşayıp da bilmediği şeyleri… Mehmet o günden sonra her hafta gitti toplantılara. Her gidişi ayrı bir doğuş, ayrı bir yenileniş olmuştu Mehmet için. Düşünceleri,davranışları kısacası hayatı değişmişti onlar sayesinde. Sık sık konuşulan konulardan biri de yurtdışında görev yapan öğretmenler ve onların yaşadıklarıydı. Gurbette açan bu güllerin hikayelerini can kulağıyla dinliyordu. Anlatılanları duydukça içi ürperiyor,zaman zaman kendini onların yerine koymaya çalışıyordu. İçi gidiyordu Mehmet’in,özeniyordu onlara. Mehmet de onların arasına katılmak istiyordu ama nasıl. Bu kutsal görevde,kutlu yolculukta ne yapıp edip yer almalıydı. Bu konuyu önce arkadaşı Tahsin’e açtı. Tahsin çok sevindi,çünkü o da görevlendirilmişti ve yakında gidiyordu. Arkadaşının da onunla aynı safta bulunması ona manevi kuvvet verdi. Gerekli kişilerle konuşuldu ve işlemler tamamlandı. Ama ortada büyük bir problem vardı “Annesi” peki ya annesine bunu nasıl söyleyecekti. Nasıl olacak da “Ben gidiyorum anne” diyebilecekti. Hele ki yurtdışına gitmesine annesi asla razı olmazdı,biliyordu. Ama kararını vermişti ve annesini ikna etmek için elinden geleni yapacaktı.Kesin gidecekti ama annesinin rızası olmadan da gitmek istemiyordu. Mehmet annesinin tek çocuğuydu aynı zamanda her şeyi. Babası altı sene önce bir trafik kazası sonucu vefat etmişti. Annesi yalnızdı ve Mehmet onun tek varlığıydı. Bu yüzden bu ayrılık, hem Mehmet hem de annesi için zor olacaktı.Ama ne olursa olsun gidecekti. Eve geldiğinde annesini mutfakta buldu. Annesinin neşesi yerindeydi. Ve bu gece yine maharetli elleriyle güzel yemekler yapmıştı. -Ben geldim anne! -Hoş geldin oğlum, bak sana en sevdiğin yemekleri yaptım, oğlum afiyetle yesin diye canım benim. -Ne gerek vardı anne, ben dışarıda yedim bir şeyler. - Olur mu oğlum? Açsındır sen. Mehmet lafı uzattıkça uzatıyor. Konuyu dolandırıyor,lafı şu gitme işine getirmeye çalışıyordu. Ama bu konuşmayı yapmak onun için çok zordu. Kendini güçlükle toparladı ve: -“Gidiyorum anne!” deyiverdi. -Ne gitmesi oğlum? Nereden çıktı bu şimdi. Hani daha belli değil diyordun atanma işleri falan. - Bu başka bir şey anne,yurtdışına gidiyorum. Yeri kesin değil şu an, ama ben kararımı verdim. -Nasıl benim haberim olmadan böyle bir şey yaparsın? Ben senin annenim, annen! Mehmet bir şey söyleyemedi. Sadece susmakla yetindi. Çünkü verecek cevap bulamamıştı ne diyebilirdi ki? Annesi haklıydı ama ya hayalleri.. Annesini çiğneyip de bir karar veremezdi ki, kendini kapana kısılmış gibi hissediyordu. Gitmek için can atıyordu ama annesi, annesinin rızası olmadan mümkün değil yapamazdı. Düşündü,düşündü bir yolunu bulamamak onu iyice sıkmıştı. Odasında ve yalnızdı. Çareyi Rabbine yakarmakta buldu. “Rabbim! Sen en hayırlısını bilirsin annemin gönlünü yumuşat, senin yolunda hizmet etmek istiyorum. Bana yardım et Allah’ım! Hayırlı işler yapma arzumu oraya giderek tamamlamamı nasip et Ya Rabbi’m. Bana bir çıkış kapısı göster. Gitmek ya da kalmak, benim için en hayırlısını sen bilirsin dualarımı kabul et Allah’ım.!..” bu yakarış Mehmet’in dudaklarından döküldü o gece… Rabbine yakarmak,ondan medet ummak az da olsa rahatlatmıştı onu. Geceyi zar zor uykusuzca geçirdi. Sabah kalktığında annesini odasında buldu,yatağının başuncunda.. Uyanmasını bekler gibi bir hali vardı. Mehmet akşamdan kalan tartışmaların,konuşmaların verdiği elemli bir sesle: -Günaydın anne, hayırdır bir şey mi söyleyeceksin? Annesinin gözlerindeki parıltı Mehmet’i iyice meraklandırmıştı. Hem hüzünlü,hem de mutlu bir hali vardı sanki. -Oğlum,haydi kalk bavulunu falan hazırlayalım, en azından sana gurbette gerekli olacak birkaç bir şey alalım dışarıdan. Haydi kalk bakalım. Mehmet olanlara bir anlam veremedi. Akşamki annesi bir anda değişivermişti. O şaşkınlıkla: -“Ne bavulu anne?” deyiverdi. -Ne bavulu olacak oğlum, gidiyorum diyen sen değil miydin? E hadi kalk bakalım küçük bey. Şu babanın seneler önce aldığı bavulu çıkaracağız kilerden daha. Sonra dışarı çıkıp orada sana lazım olacak birkaç bir şey alırız. -Ama anne seenn… Annesi Mehmet’in konuşmasını bitirmesine fırsat vermeden kolundan tuttuğu gibi yataktan kaldırdı. -Hadi bakalım kahvaltıya… Mehmet çok şaşırmıştı. Bu değişim, hem de bir günde… annesi nasıl bu kadar değişebilirdi? Aklı almıyordu doğrusu. Birden aklına gece uyuyamadığı o gecelerde ettiği o dualar geldi. Mehmet bu işi Rabbine havale ettiğini unutmuştu bu olay da ona göre duasının çok güzel bir cevabıydı. İçinden Rabbine binlerce kez şükretti. Mehmet gideceği için çok mutluydu ve bir o kadar da heyecanlı. Bir hafta sonra yola çıkıyorlardı. O,Tahsin ve birkaç arkadaşı daha. Moğolistan’a gideceklerdi. Ama Mehmet’in içi hala rahat değildi. Annesinin onu üzmemek için bu kararı verdiğini düşünüyordu. Son bir kez annesine sormak istedi: - Anne, gitmemi istediğinden emin misin? - Bak oğlum annen bir karar verdi mi doğrudur,işi daha fazla irdeleme. Herkes önceki kararını değiştirebilir bu gayet tabii. Bu kutsal görevde kendi oğlunun,canının parçasının da rol almasını hangi ana istemez? Annesi konuşmasını yaparken huzurluydu.Sanki üzerine yüklü bir görevi ifa etmiş olmanın rahatlığıyla konuşuyordu. Arada semaya bakan mavi gözleri yağmur yüklü bulutlar gibi doluydu. -Git oğlum ve Rabbinin hoşlanacağı hayırlı işlerde bulun. Mühim bir şey olmadıktan sonra da sakın dönme. Beni düşünme sen. Gurbet dediğin nedir ki? Beklersin günler akıp gider. Seni ömrüm yettiğince beklerim. Ama sakın bu yoldan dönme,başladığın bu işi tamamla… Mehmet’le annesi birbirlerine doyasıya sarılıp,ağladılar. Günlerdir her ikisinin de içinde tuttuğu sıkıntılar o gözyaşlarıyla damla damla akıp gitti. İkisi de huzurluydu şimdi. Mehmet annesinin rızasını aldığı için Fatma hanım da Rabbinin rızasına nail olduğu için.. … Mehmet Moğolistan’a geleli altı yıl olmuştu. Burada o ve arkadaşları düzenlerini kurmuşlar. Türk okullarında öğretmenlik hizmetinde bulunuyorlardı. İlk başta karşılaştıkları zorlukları Allah’ın izniyle yenmişler kendi güçleri yettiği kadarıyla ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorlardı. Fatma hanım da Kütahya’da yıllardır oğlunun yolunu gözlüyordu. Mehmet oraya gittiğinden beri annesini yalnızca iki defa ziyaret edebilmişti. Sürekli telefonlaşıyorlardı ama bir anne için oğlunu görmek,kokusunu duymak bambaşkaydı.Özlemişti oğlunu. Mehmet bu dört yıl içinde oraya alışmıştı aradan geçen altı yıla rağmen o ilk günkü öğretmenlik aşkıyla yanıp tutuşuyordu. Bu yolda hep daha iyiye, daha güzele doğru koşuyordu. Ama gurbetlik zordu hele annesinden ayrı kalmak onu çok üzüyordu. Bu aralar annesi de hastalanmıştı. Her ne kadar “iyiyim oğlum bir şeyim yok” da dese telefonda bile hastalığının ağırlaştığı belli oluyordu. Hem akrabaların söylediğine göre çok kötüleşmiş elden ayaktan iyice düşmüştü. Mehmet annesine kaç kere “ İstersen oraya dönerim anne,iyi değilsin,yanında olmalıyım” demişti ama bir türlü dinletememişti annesine. Ama bu sefer kesin gidecekti ne olursa olsun yapacaktı. Burada hiç aksatmadığı işlerini yarım bırakmak zorunda olsa bile… Ertesi gün telefon geldi,arayan annesiydi: - Oğlum, Mehmet nasılsın evladım? - İyiyim anne ben de seni arayacaktım ben yarın oraya ge…. Annesi konuşmasını tamamlamasına fırsat vermeden araya girdi: - Oğlum yarın geliyorum onun için aradım. - Ne? Ne diyorsun anne ne gelmesi? Ben de yarın yola çıkacaktım. Bu hasta halinle nasıl gelirsin ta buralara olmaz katiyen izin vermem buna. - İtiraz istemiyorum iyiyim ben yarın oradayım inşallah haydi hoşça kal.. Mehmet öylece kalakalmıştı. Bunu beklemiyordu.Körkütük hasta kadın nasıl gelebilirdi ta buralara kadar, bir anda iyileşmesi mümkün müydü? O gece annesinin merakıyla uyudu. Ertesi gün öğleye doğru kapısı çaldı. Açtığında annesini karşısında buldu. İşte sapasağlam karşısında duruyordu hasta olduğuna ilkin inanamadı. Yanında da iki delikanlı vardı. -Geç anne içeri ama ben gelecektim havaalanına neden beklemedin? -Olsun oğlum ben kendim geldim işte hem bak bu delikanlılar bana yardımcı oldular. - Onlar kim anne? Apar topar gittiler içeri bile davet edemedim. - Hiç, mahalleden komşunun oğulları onların da burada işleri varmış bana yoldaş oldular birlikte geldik. O gün annesiyle uzun uzun dertleştiler,konuştular hasret giderdiler. Annesi Mehmet’e o gün bambaşka biri gibi gelmişti. Çok hüzünlü ve düşünceliydi.Mehmet’e dönüp: - Oğlum bak ben oradan kalkıp ta buralara kadar geldim. Seni görmek için geldim, bana bu kadarı yeter. Sen burada kal ve yoluna devam et. Her anne yavrusunu özler ama dünyadaki özlemler gelip geçicidir. Rabbim öbür tarafta kavuştursun inşallah. Senin burada hayırlı,güzel işler yaptığını gördükçe mutlu oluyorum. Özlemmiş,hasretmiş hepsi yok olup gidiyor. Ama sana vasiyetim bu yoldan dönmemendir. Mehmet annesinin ağzından duyduğu bu sözlere bir anlam verememişti. Bir veda konuşması gibi gelmişti ona tüm bu sözler. Annesinin sözünü kesip: - Anne saçmalama ne vasiyeti veda eder gibi konuşma lütfen. Annesi cevap vermedi sükunetini korudu. Mehmet annesinin dizine koyduğu başının hafifleştiğini hissetti. Derin bir uykuya daldı. Uyandığında annesini aradı ama bulamadı . şaşkınlıktan ne yapacağını bilemedi. Daha akşam buradaydı? Bir anda nereye kaybolmuştu. Aklı almadı. Annesi onun yanındaydı ,başını okşamıştı, varlığını hissetmişti. Bu bir rüya olamazdı. Hemen telefona sarıldı. Annesini aradı ama telefonu kapalıydı. Çıldıracak gibi oldu. O an telefonu çaldı, arayan dayısıydı sesindeki titreyiş Mehmet’i korkutmuştu. Heyecanla: - Alo, dayı ne oldu? Sesin kötü geliyor. - Mehmet, oğlum akşam arayacaktım ama dilim varmadı sana söylemeye.. Mehmet kötü bir şeyler olduğunu anlamıştı içini bir korku kapladı. - Neyi dayı ne oldu? Beni korkutuyorsun. - Evladım annenin durumu akşam ağırlaştı hastaneye kaldırdık, ama kurtaramadılar. Onu kaybettik Mehmet başımız sağolsun. Mehmet duyduklarına inanamamıştı. Kulakları duymaz, gözleri görmez olmuştu sanki. Dünya başına yıkılmıştı. Ama nasıl olurdu annesi akşam buradaydı, ona sarılmıştı kokusunu duymuştu. Bu nasıl olabilirdi? İmkansızdı. Acısını unutup bunu düşündü bir an bunda da bir hikmet olabileceği geçti aklından. Mehmet bunları düşünürken telefonda onu teselli etmek için çırpınan dayısının sesini bile duymuyordu. Daha fazla bekletmemek için: - Beenn benn hemen yola çıkıyorum bekleyin beni… Mehmet apar topar yola çıktı. Yol boyunca aklında hep o esrarengiz olay vardı. Bir yandan annesinin ölümüne üzülüyor, bir yandan da tüm bu olanlara anlam vermeye çalışıyordu. Kütahya’ya vardığında tüm akrabalar oradaydı. Buraya annesinin cenazesi için mi dönecekti? Aklının ucundan bile geçmemişti. Eve girdiğinde onu dayısı karşıladı. Uzun uzun sarıldılar. Dayısı hem ona olan özlemini gideriyor hem de acısını dindirmeye çalışıyordu. Konuştular, dertleştiler. Mehmet içini döktü dayısına dayısı da annesinin acısını dindirmeye çalıştı Mehmet’in…Annesini o gün defnettiler. Mehmet kendini iyice toparlamıştı. Ölüm Allah’ın emri ne yapılabilirdi ki. Daha fazla dayanamayıp orada yaşadığı o sırlı olayı dayısına anlattı. Dayısı inanamadı ilkin, ama Allah’ın hikmetinden sual olunmazdı. Mehmet dayısıyla bunları konuşurken odaya teyzesi girdi. Telaşlı ve meraklı bir hali var gibiydi. Mehmet’e: - Mehmet, oğlum baksana bir, annenin odasında bunu buldum. Mektup galiba üzerinde Mehmet’ime yazıyor kesin annen yazmış olmalı. Bir bak bakalım. Mehmet şaşırdı. Bu mektup da nereden çıkmıştı şimdi annesi ona içinden ne geçerse söylerdi. Hiçbir şey saklamazdı ondan. Merakla mektubu açtı. Annesinin ona yazdığı bu satırları gözyaşları içinde okudu. Şunlar yazılıydı: “Oğlum, Mehmet sana bu satırları Moğolistan’ a gitmenden bir gün önce yazıyorum. Yarın gidiyorsun oğlum. Belki bunları okuduktan sonra “ Niye yüzüme söylemedin anne?” diyeceksin. Ama yapamadım. Ne olursa olsun oraya gitmeliydin ve buna engel olamazdım. Hani sana kızmıştım ilk söylediğinde ama birden fikrim değişivermişti sen de şaşırmıştın. Aslında o gün niyetim seni oraya göndermemek, engel olmaktı ama yapamadım. O gece bir rüya gördüm hem de pek kutlu bir rüya. Peygamber efendimiz( s.a.v)’ yi gördüm. Nurlar içindeydi, her yan parlıyordu. Efendimiz bana bir şeyler anlatıyordu, dualar okuyordu. Etrafta melekler vardı. Bana çok özelmişim gibi muamele yapılıyordu sanki. O an bir ses duydum, bana sesleniyordu. “ izin ver, izin ver oğlunun gitmesine izin ver Şüphesiz ki Allah en hayırlısını bilendir. Oğlun için gitmek daha hayırlıdır. İzin ver ki o da Rabbi için hayırlı işler yapabilsin, kutlu bir yoldan gidebilsin.” Bu sözler kafamın içinde tekrarlandı, tekrarlandı. Sonra beni iki delikanlı görünümünde meleğe teslim ettiler onlar beni yüksek bir yere çıkardılar. Ve küçük bir pencereden senin gelecekte yapacağın hayırlı işleri gösterdiler. Orada zaman kavramı yoktu. Her şey donmuş gibiydi. Bana öyle geliyor ki gideceğin bu yol boş değil. Belli ki yapılanlardan Rabbimiz de hoşnut. Belki de bunları sana söyleyemeye ömrüm yetmeyecek Allah bilir. Belki de seni son kez göremeden, tüm bunları sana söyleyemeden öleceğim.Bu mektubu da sana bu yüzden yazıyorum. Ama Allah’tan tek dileğim şudur. Ben senin hasretine katlanırım ama sen oralarda, gurbette bensiz yapamazsın biliyorum. Allah seni göremeden canımı alacaksa da senin hasretini gidersin. Sana vasiyetim şudur ki oğlum: sakın bu yoldan dönme ve ömrün yettiğince bunun için savaş çünkü bu yol pek hayırlı bir yoldur…” Mehmet gözyaşları içinde okuduğu bu satırlarda cevaplarını aradığı tüm sorulara yanıt bulmuştu. Ve yaşadığı o sırlı olayın asıl sebebinin annesinin duası olduğunu da anlamıştı. Kim bilir belki o gün gelen. Allahın görevlendirdiği bir melekti. O delikanlılar ise annesinin rüyasındakilerdi belki de. Mehmet artık bu hizmetin neden bu kadar önemli olduğunu anlamıştı. Bu yolun dönüşü olmazdı. Gurbette açan güller solamazdı. Ölünceye kadar bu yolda koşacağına söz verdi. Moğolistan’a döndü ve yarım kalan kutsal görevini devam ettirdi. Ömrünün sonuna kadar bu yol için uğraştı didindi. Mehmet’e gurbet vatan olmuştu ve vatanı bildiği bu topraklarda ömrü son bulmuştu…

BÜŞRA NUR GANİ

Devamı >>

Yan Bloklar

Footer

hikayeler